Bahtiyar Engin “Çağrı merkezi çalışanlarına, yaratıcılıklarını kullanabilecekleri bir ortam sunulmalı”

Almanya’da çalışan bir ailenin çocuğu olarak, okumak için gönderildiği anneannesinin köyünde, ilkokul öğretmenlerinin yönlendirmesiyle tiyatro ile tanışan usta oyuncu Bahtiyar Engin bu ayki sayımızın konuğu oldu.

Entelektüel birikimi, etkileyici ses tonu ve üslubuyla gerçek bir sanatçı ile sohbet ettiğimizi her an hissettiren Engin; tiyatro, televizyon ve sinema dışında sesiyle hayat verdiği karakterle de Türk izleyicisinin aşina olduğu bir isim.

Kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Halk Tiyatrosu sahnesinden tiyatro severlerle buluşan Bahtiyar Engin’le, oyunculuk kariyeri, Türkiye’de kültür – sanat faaliyetlerinin durumu ve çağrı merkezi sektörü üzerine konuştuk.

Tiyatroyla yolunuz nasıl kesişti?

Almancı bir ailem vardı. Almanya’dan anneannemin yanına, evlerinde su akmayan, elektriği olmayan Ordu- Hürriyet Köyü’ne okumak için gönderildim. O köye 20 – 21 yaşlarında iki öğretmen atamışlardı. İsimlerini hiç unutmadım;  Emine Özkan ve Zümre Bilge. Bizimle bir 23 Nisan müsameresi hazırlamak istemişlerdi. Ben de o müsamereye katılan çocuklardan biriydim. Tiyatroyla bu şekilde tanıştım.

Tiyatro bana göre, herkesten bir metre daha yüksekte olup, herkesin seni dinlediği bir yer. Daha ne isterim. Sahnede olma, birilerine bir şeyler anlatma, faydalı olma aşkı böyle başladı benim için.

Alaylı –mektepli tartışmasında sizin düşünceniz nedir bir mektepli olarak.

Ülkemizde oyunculuk mesleğinde ne yazık ki, akademisyen veya mektepli tayfa yok. 20’nin üzerinde üniversitelere bağlı okullar olmasına rağmen henüz bu işte mekteplilik oluşamadı. Biz bazı konuları usta-çırak ilişkileriyle hallederiz. Üniversite kurarız ama işleyişi usta – çırak ilişkisidir. Elbette akademisyenlerimiz, teorisyenlerimiz, yazar-çizerlerimiz, düşünenlerimiz, dünyayı bilenlerimiz, çevirenlerimiz, önümüze getirenlerimiz de var ama biz onları pek dinlemiyoruz. Biz ne olursa olsun ustaya bakarız.

Bu nedenle Yıldız Kenter ekolü, Cüneyt Gökçer ekolü, Müşfik Kenter ekolü, Zeliha Berksoy ekolü gibi ustaların ekollerinin peşinden gidilmiş ve üniversite çatısı altında çıraklık edilmiştir bu ülkede.  Bizde mekteplilik yoktur. Hepimiz alaylıyızdır aslında.

Bizim evrensel anlamda mektepliliğe uygun bir karakterimiz yok. Okumayı çok fazla sevmeyiz. Bir an önce sahneye çıkmak isteriz. Uzun provaları sevmeyiz. Bir an önce seyredilip alkışlanmak isteriz.

Sinema, televizyon, tiyatro, seslendirme, eğitmenlik, yönetmenlik… Sizi en çok mutlu eden hangisi?

Ben kendimi oyuncu olarak tarif ediyorum. Bu saydıklarınızın hiçbirinin bir önemi yok. Oyunculuk tekdir. Sadece bu mecraların teknikleri farklıdır. Sinema filminde farklı ışıklar kullanılır, görüntü yönetmeninin fikri devreye girer, seslendirme sırasında mikrofon olur önünüzde. Ama oyunculuğun tekniği değişmez. Yine sizin bilgi birikim ve yaşam deneyiminizden damıtarak, duygularınızla süslediğiniz, analiz ettiğiniz, sadeleştirdiğiniz, daha etkileyici hale getirdiğiniz unsurlarınızla devam edersiniz işe.

Elbette ki dünyada bu biçimleri geliştiren, Rusların Amerikalıların, İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların hatta Hintlilerin geliştirdikleri oyunculuk metodları var. Ama sonuç olarak elinizdeki obje insan. Oyuncu akıl ve duygularıyla yaratıcılığını geliştirmeli. Bizim yaptığımız şey, gerçek hayatı alıp, onu kirlerinden arındırarak kendi aklımızla yeniden dizayn edip seyirciye sunmak.

Michelangelo’ya bu heykeli nasıl yaptın diye sorduklarında “taşın fazlalıklarını attım” demiş. Mekteplilik de taşın neresinin atılacağını iyi bilmek açısından biraz işe yarar. Burada tüm sanat ve bilim dalları devreye girer. Tüm bunları oyunculuğa, yaratıcılığın genişlemesine ve özgürleşmesine katkı sağlamak için kullandığınızda biraz mektepli olabilirsiniz. Ama mekteplilik ustaların ekolleri devreye girince taca çıkar. En azından bende öyle oluyor. Aynı çağda yaşayıp Müşfik Kenter’den, Haluk Bilginer’den, Altan Erkekli’den, İpek Bilgin’den etkilenmemek mümkün mü?

Kurucuları arasında yer aldığınız İstanbul Halk tiyatrosundan ve kuruluş hikâyesinden biraz bahseder misiniz?

İstanbul Halk Tiyatro’sunun kurulma sebebi sansürdür. Sisteme karşı bir başkaldırıdır.

Şu anda da oynamakta olduğumuz Barut Fıçısı isimli bir oyunumuz vardı. Balkanlarda savaş sonrası toplum psikolojisini ve toplumda şiddetin yükselişini anlatan komediyle harmanlanmış güzel bir oyundu. Oyunun yönetmeni Yıldıray’dı. Oyuncuları Levent Üzümcü ve bendim.

O dönemde Barut Fıçısı’na sansür konulmak istendi. Buna boyun eğmek istemedik. Boyun eğmediğimiz için de yasal haklarını kullanarak oyunu kaldırdılar. İmzası adı sanı olmayan birinin “eşimle ve çocuğumla geldim, rencide oldum” demesi üzerine, kurumumun da, genel sanat yönetmenimin de, devletimin de o imzasız belgeye karşı bizi savunmayıp oyunu kaldırmayı tercih ettiği gün Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü ve ben, 2006 yılında İstanbul Halk Tiyatro’sunu kurduk.

Biz özgürce sadece tiyatro veya sinema yaparak ömrümüzü yaşayabilsek, neden Darülbedayi gibi evimiz dediğimiz, paspaslarında yattığımız, eve gitmek için paramız olmadığında stüdyolarında sabahladığımız, ustalarımızın geleneğinin içinden gelen kurumumuzun dışına çıkıp neden başka bir maceranın peşine düşelim.

Alevli günler oldukça uzun bir süredir oynanıyor. Başarısını neye bağlıyorsunuz.

10 yıl oldu. Sanırım bininci oyuna gidiyor. Artık bir yerden sonra saymayı bıraktık. Levent Üzümcü, Erkan Can, Cem Davran ve ben başladık. Levent’in televizyon işleri yoğunlaşınca onun yerine oyunun yönetmeni Yıldıray Şahinler onun rolünü devraldı. Her gece yeniden üretilen bir üslupla yapılmış bir oyun. O yüzden bu kadar uzun ömürlü oldu. 22 biletin fotoğrafını çekip gönderen seyircilerimiz var.

Türkiye’de kültür sanat faaliyetlerinin gelişimini mevcut şartlar dahilinde değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo görüyorsunuz?

İstanbul Halk Tiyatrosu’nu kurduğumuz 2006 yılı manidar bir yıldır. Kurum tiyatrolarında olmanın tadının kaçmaya başladığı, kurumların itibarsızlaştırılmaya başlandığı bir dönemdir. Şu an Devlet ve Şehir Tiyatrolarının itibarı malum.

Şu an yaşadığımız kötü dönemler de mutlaka yerini daha iyi günlere bırakacaktır. Uygarlık tarihine baktığımızda bunun hep böyle olduğunu görürüz.

Benim açımdan bakıldığında ise, o iki tatlı öğretmenin yönlendirmesiyle bu yolu seçtim. “Sen sahneye çıkacak, güzel şeyler söyleyeceksin ve dünya çok güzel bir yer olacak” demişlerdi.  Ancak ben sahneye çıktığımdan beri dünya çok kötüleşti. Benim için büyük bir hayal kırıklığı ama umudu yitirmemek gerekir.

Diğer yandan uygarlık tarihinin döngüsünü düşününce, iyi ki bu dönemi yaşıyorum, iyi ki direniyorum, iyi ki bazı şeyleri 50 -100 yıl sonra çocukların bulacağı yerlere saklıyorum diyorum. Onları buldukları gün, böyle bir adam yaşamış diyecekler. Bundan da müthiş bir keyif alıyorum.

Biz tarihimizin hiçbir döneminde gelişmiş toplumlar gibi bir kültür sanat politikası oluşturma gereği duymamışız. O yüzden sanat hep iktidarların iki dudakları arasında kalmış.  İktidarlar genelde sanatı ve sanatçıyı sevmezler. Haklılar, çünkü sanat her zaman muhaliftir. Her zaman daha güzelini aramakla yükümlüdür. İktidar babam bile olsa beniz sevmez. Çünkü iktidar ister ki, hiçbir şekilde rahatsız edilmesin, sunduğu şeyler her zaman ayakta alkışlansın.

Ama gelişmiş toplumlar, sanatın her gelen iktidar tarafından kırbaçlanmaması için yüzlerce yıl önce kültür sanat yasaları oluşturmanın peşine düşmüşler.

Belki siz de okumuşsunuzdur. Sizin için birisi şöyle yazmış; “O ses bende olsaydı,  bakkaldan sigara ister, para ödemezdim”

40 sene boyunca sesimi kullanırken dikkatli davranmak ve egzersizler yapmak zorunda olan biri olarak şunu söyleyebilirim. Ses kaliteniz, ses tonunuz sadece biraz değişebiliyor. İstisnasız tüm insanların sesi güzeldir. Önemli olan nasıl kullandıklarıdır. Sesin melodisi, seçilen vurgular, kelimeler, konuşma ekonomisi, iyi ve güzel konuşmak, kendisini dinleyen kişinin aklını da hesaba katmak, kavgayı bile estetik bir çerçeve içinde etmek… buna daha birçok madde eklenebilir bakkaldan sigarayı bedava alabilmek için.

Bu sadece benim ses rengimle ilintili bir şey değil. Aslında uzun bir yolculuk. Sesi güzel olmayı sizin dinlemekten büyük keyif aldığınız isimler vardır. Aklıyla, duygusuyla, seçimleriyle, dünya görüşüyle sesini öyle bir kullanırlar ki hayranlık uyandırır. Ses sadece bir titreşim değildir, farklı unsurlarla beslenmesi gerekir.

Ülkemizin dublajda bu kadar iyi olmasını neye bağlıyorsunuz?

Genelde üretmek yerine tüketen bir toplum olduğumuz için, İngilizce öğrenmek veya altyazıyla uğraşmak yerine dublaj film seyretmeyi tercih ediyoruz. Bu nedenle de dublaj gelişmek zorunda kalmış bir sektör. İkinci önemli sebebi ise, biz Akdeniz insanları eğlenmeyi çok seven insanlarız. Burası oyuncu cenneti bir ülke. Dünyanın en iyi oyuncu kumaşlarını üreten bir coğrafyada olduğumuz için, dublajı da çok iyi yapıyoruz.

Çağrı merkezi sektörüne dair düşünceleriniz nelerdir?

Sektörde gözlemlediğim en önemli sorunlardan biri, birçok konuda olduğu gibi altyapı hazırlanmadan, çok çabuk ticarete dökülmüş olması. Benin düşüncem, çağrı merkezlerine duyulan ihtiyaçla birlikte sektörde hızlı bir büyüme yaşanmış, altyapı ve insani süreçler kavranamadan, duygularla ve el yordamıyla bir sektör oluşturulmuş.

Çağrı merkezleriyle olan ilişkinin temelinde genelde hep sorun vardır. Konuşmak için uygun olmadığınız anlarda arandığınızda karşınızdakini kırmadan iletişim kurmaya çalışırsınız. Sorun karşımızdaki insanla değil, hizmet aldığımız kurumlarla ilgili. Ancak bazen o kadar çok şanslarını zorluyorlar ki bu durum ister istemez kendilerine sirayet edebiliyor. Sektör yöneticilerinin çalışanları yönlendirirken böyle durumları göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

Çağrı merkezi, gerekliliği tartışılmaz bir sektör. Gençlere sağladığı istihdam açısından da muhteşem avantajlar sunuyor. Ancak gençlerle kurulan iletişim şekli ve sunulan çalışma koşulları yetersiz. Başı ağrıdığında 1-2 saat dinlenme şansı yok veya sınırlı mola sürelerini aşma şansları yok. Aralarındaki hiyerarşik düzen, işlerini ve birbirlerini sevmelerine engel oluyor. Böyle koşullarda inisiyatif kullanımı ve insan aklının devreye girmesi çok mümkün olmuyor. Mevcut sistemde çalışanların zeka ve yaratıcılıklarını kullanabilecekleri bir ortam sunulmadığını düşünüyorum.

Hangi sektörde olursanız olun, insanı makine gibi görmeye başladığınızda, sadece işinizi görmesinin ötesinde, nasıl yaşadığıyla ve ne yaşadığıyla ilgilenmezseniz buradan bir pedagoji çıkaramaz veya çalışandan bir verim alamazsınız.

Sizin önerileriniz nelerdir?

Cem Davran vasıtasıyla tanıştığım Cemal Akar ve Gökhan Akar’ın sahibi olduğu Tempo Çağrı merkezini ziyaret etmiştim yıllar önce. Gerçekten çok değerli insanlar. Orada Alevli Günler oyununu da oynadık. Sonrasında üç aya yakın çalışanlara yönelik diksiyon, artikülasyon, iletişim ve konuşma ekonomisi gibi dersler verdim. Çünkü iletişim sürecinde çok ekonomik değiller ve ezber üzerinden gidiyorlar. Bir süre sonra karşımızdaki kişi bir makineye dönüşüyor.

Toplumumuzun, ne siyasi sorunu, ne iş sorunu, ne bilgi birikimi ne de kalifiye eleman sorunu var. Bu ülkenin insanlarının maalesef ahlak sorunu var. Gençlere iletişim sorunu var. Ağzımızdan çıkan ya da aklımızdan geçenleri dayatma problemimiz var.

Hiçbir sorunu onu yaratan bilinçle çözemezsiniz. Mutlaka bir üst bilinç araştırmak ve bulmak zorundasınız. Bu durum çağrı merkezleri için de geçerli.

Karşılaştığım bir diğer sorun da, kendi aralarında kullandıkları terminolojiyi, bunu bilmek zorunda olmayan insanlarla konuşurken de kullanmaları. İki dil bildiğim halde ben bile bazen kullandıkları kelimeleri anlamıyorum.

Çağrı merkezi sektörü kendisini daha çok önemsemeli ve çalışanları işe almadan önce, iki faktörü göz önünde bulundurmalı. Birincisi çalışan işe uygun mu, ikincisi ise iş çalışana uygun mu? Bunun analizine yönelik bir süreçten geçmeli ve ileride yapacağı işle ilgili eğitim verilmeli.  Aksi halde hem sektöre hem çalışanlara yazık olur. Bu bir iletişim işi. Üstelik de sadece sesin kullanılabildiği çok zor bir iş.

Yüz yüze iletişim avantajlarından faydalanamadan sadece seslerini kullanarak iletişim kurmak zorundalar. Bir oyuncu ve seslendirme sanatçısı olarak çağrı merkezi çalışanlarına önerileriniz olur mu?

Yüz yüze olmadığınız ve sadece konuşarak iletişim kurmak zorunda olduğunuz durumlarda, karşınızdaki insanın sizin hangi koşullarda olduğunuzu anlamasını bekleyemezsiniz. Düşününki çağrı merkezinde çalışıyorsunuz, çok sıcak bir ortamda, yoğun iş baskısı altındayken, bir dağ köyündeki adamın faturasıyla ilgili sorununu konuşmak ve çözmek zorundasınız. İletişim sürecine zaten 1-0 yenik başlıyorsunuz.

Oysa sektör çalışanları çok daha verimli olabilirler. Hatta çağrı merkezleri birer okul olabilir çalışanlar için. Çağrı merkezinde çalışmadan önce 1 ay süreyle pedagoji eğitimi almalılar. Karşı tarafın ne hissettiğini, tonlamalarından ve vurgulamalarından ne anlaması gerektiğini daha iyi anlayabilmesi için. Bir gün içinde belki de yüzlerce insanla iletişim kurmayı başarabilen insanlardan bahsediyoruz. Farklı karakterlerdeki insanlarla kısa aralıklarla görüşmek durumunda kalıyorlar. Bu duruma bu kadar hızlı adapte olabilmek hiç kolay değil.

Ayrıca bu sürenin sonunda, adayların işe uygun olup olmadığının analiz edilmesi ve bu işi severek yapmayacak olanların elenmesi gerekir. Bir çağrı merkezi çalışanının iletişimi ve insanı sevmesi gerekir. Aksi halde her iki taraf açısından da zaman kaybı olacaktır. Zaman bir insan için olabilecek en değerli şey. Genç bir insan, sevmediği bir işle hayatının en güzel dönemlerini kaybetmemeli.